Ana Sayfa


Sonbahar Logosu Ana Sayfaya Gidin Ekibimiz Forum Kuralları Arama
Geri Dön   Dostun Sayfasi > Kadınca > Kadın Sorunu

Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Bu Konuda Ara Modları Göster
Eski 24-07-2009, 22:42   #1
Onursal Dost
Lalezar - ait Avatar
Üyelik Tarihi: Apr 2009
Bulunduğu Yer: Deniz'in Yanında
Yaş: 36
Mesajlar: 128
Tesekkür: 74
84 mesajina 2979 kez tesekkür edildi
 Lalezar isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Tanımlı Kadın mülkiyet olarak tanımlanıyor’

Kadın mülkiyet olarak tanımlanıyor’
siteadi.com - Kadın mülkiyet olarak tanımlanıyor’

“Kabilelerin güç kazanmak adına diğer kabilelerden kadınları kaçırarak doğurganlıklarını kullandıkları, doğurganlığın denetim altına alınması için mülkiyetin yerleştirildiği bu çalışmalarda ifade edilmektedir. Güç kazanımı için nesneleştirilen kadın, mülk olarak, mülkiyetin korunması adına katledilebilmektedir.” “Güç kazanımı için nesneleştirilen kadın, mülk olarak, mülkiyetin korunması adına katledilebilmektedir” diyen Profesör Doktor Şebnem Korur Fincancı, “Aile kavramı da, Engels’in de vurguladığı gibi mülkiyet ilişkilerinin korunması ve yeniden üretimi için bir araçtır” tespitini yapıyor.

Dünya genelinde kadınlar namus adına katledilmeye devam ederken, kadın hareketleri de kadınları kimlik sahibi ve haklarının bilincinde kılarak özgürlük mücadelesi yürüterek, kadına yönelik katliam ve şiddetin önünde durmaya çalışıyor. Aile mekanizmasında kurumlaşan devletin, namus cinayetlerini engelleyici bir faaliyet yürütmeyeceğine dikkat çeken kadın hareketleri, çünkü devletin, sistemin kurumlaşmasını bu cinsiyetçi zihniyet üzerinden sağladığının altını çiziyor. Toplumsal cinsiyetçi bir zihniyetin yarattığı namus kavramını, kadın katliamlarını, şiddeti ve mücadele yöntemlerini Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ile konuştuk.

Ortadoğu’da namus adına, Avrupa ülkelerinde ise kıskançlık gibi nedenlerle kadınlar katledilmeye devam ediyor. Kadın katliamına teşvik eden zihniyeti nasıl analiz edersiniz?

Birleşmiş Milletler raporlarına göre namus cinayetleri pek çok ülkede artış gösteriyor. Her yıl 5 bine yakın kadın, kendi aileleri tarafından öldürülüyor. Artışın saptandığı ülkeler arasında Brezilya, Uganda ve İngiltere de var. Bangladeş, Mısır, Irak, Ürdün, Suriye, Filistin, Türkiye ve Yemen’de ise bu açıdan durumun çok kötü olduğu bildirilmektedir. Ürdün’de işlenen cinayetlerin 1/4’ünün namus cinayetleri olduğu belirtilmektedir. Ürdün’de suçu işleyen erkek, cinayetten yargılanabilmekle birlikte, savunmasında ‘namus temizleme’ gibi bir gerekçe getirdiğinde ceza indiriminden yararlanmaktadır. İstatistikler Filistin’de de namus cinayetlerinin yoğun olduğunu, 1990-1999 yılları arasında Filistin’de 64 kadının namus cinayetine kurban gittiğini göstermektedir. Arap dünyasında en yüksek nüfusa sahip Mısır’da ise 1997 yılında 52 ‘namus cinayeti’ saptanmıştır. Lübnan’da bu tür cinayetler, 18 yaşın altındaki katillerin kahraman muamelesi gördükleri küçük kasaba ve köylerde daha yaygın olarak görülmektedir. Almanya’da Türkiyeli göçmen kadınların 17’sinin 6 ay içinde namus adı altında cinayete kurban gittikleri belirtilmektedir. Ataerkil ilişkilerin yoğun biçimde korunduğu göçmen işçilerde, sosyal uyumsuzluk ve farklı davranış kalıpları bu tür cinayetlerin yaygınlaşmasında etken olarak görülmektedir. Kadının ataerkil bu sistem içinde nesneleştirilmesi ve mülkiyet olarak tanımlanması söz konusudur. Özel mülkiyetin yüceltildiği ve kıskançlıkla korunduğu sistemde, bir mülk olarak tanımlanan kadının da kıskançlıkla korunması esas olacaktır. Elbette bu anlayışın köklerine ilişkin değişik teoriler özellikle feminist araştırmalarda tartışılmaktadır. Kabilelerin güç kazanmak adına diğer kabilelerden kadınları kaçırarak doğurganlıklarını kullandıkları, doğurganlığın denetim altına alınması için mülkiyetin yerleştirildiği bu çalışmalarda ifade edilmektedir. Güç kazanımı için nesneleştirilen kadın, mülk olarak, mülkiyetin korunması adına katledilebilmektedir. Aile kavramı da, Engels’in de vurguladığı gibi mülkiyet ilişkilerinin korunması ve yeniden üretimi için bir araçtır.

Toplumumuzdaki namus ve töre algılayışını açımlayabilir misiniz?

Toplumumuzda namus kavramı kadının bacaklarının arasına indirgenmiş bir anlayış, töre de bu bölgeyi denetim altına alma yöntemlerini sıralayan bir kılavuz işlevi görüyor olmakla birlikte, kökeninin yukarıda tanımladığım patriyarkanın egemenliğini kurduğu ve mülkiyetin ortaya çıktığı dönemdeki nesneleştirme süreci ile yakın ilişkisi olduğu görülebilir. Doğurganlığın denetim altına alınması, nüfus artışı ile güç kazanmanın yanı sıra, mülkiyetin aile, kabile, aşiret içinde kalmasını sağlamak ve el değiştirmesini engellemekte kullanılmaktadır. Ensesti (aile içi cinsel ilişki) cezalandırmayan toplum, aile dışından seçimler yapıldığında devreye girmektedir.

Siz namus kavramını nasıl tanımlıyorsunuz?

Sözcük kökeni yasa, töre anlamındaki Yunanca nomos ile ilişkilendirilmektedir. Arapça kökenli bu sözcük, bu dilde de yasa, töre anlamına gelmekle birlikte, Arapça’daki bir başka sözcükle ilişkisini kurmak gerekmektedir. Gene Arapça’dan gelen nema sözcüğü, aslolarak bereket anlamında olup, çoğalma, gelişme anlamlarından yola çıkılarak faiz geliri anlamıyla kullanılmaktadır. Üreme, üremenin yasayla denetim altına alınması, mülk olan kadından faiz elde etme inceltilip, bugünün namus kavramını oluşturmuştur. Böylesi bir namus anlayışını kabul etmek, kadının nesneleştirilmesini de kabul etmek anlamına gelecektir.

Kadın tarihten günümüze kadar hep toprakla özdeşleştirildi. Bu tanımlamanın namus olgusuyla bağlantısı nasıldır?

Kadının namusunun korunması ile tarlanın sınırlarının çizilmesi arasında bir fark yoktur. Her ikisi de mülktür ve erkeklerin elindedir. Dünyada mülkiyet paylaşımına bakıldığında, mülkiyetin yüzde 99’u erkeklerin elindedir. Birleşmiş Milletler tarafından kadının ekonomik konumlanışı ile ilgili yapılan bir araştırmaya göre; Dünyadaki işlerin yüzde 66’sı kadınlar tarafından görülürken, toplam gelirin ancak yüzde 10’una sahip oldukları, mal varlığının ise yüzde 1’ine sahip oldukları görülmektedir.

Bu zihniyetin tarihsel gelişimi nasıldır?

Kadın araştırmacıların çalışmalarında; sınıfların ortaya çıkışından önce, anaerkil dönem olarak kabul edilen dönemde, cinsellik yaratıcılığın simgesi olarak görülmüş ve doğurganlık bereket sembolü olarak değerlendirildiğinden, özgür ve utançsız yaşandığı belirtilmiştir. Kadın araştırmacılardan Gerda Lerner ve Carol C. Meyers’ a göre; Eski Mezopotamya bölgesinde Neolitik çağda nüfus ve insangücü arttırmak amacıyla kabileler arası kadın çalma başlamış, kadın cinselliği ve doğurganlığı için rekabetin ortaya çıkışı ile kadın tarihteki ilk mal olarak kabul edilmiştir. Bu sürecin köleliğin öncülü olduğu kabul edilmektedir. Bir başka araştırmacı Ruby Rohrlich ise, kadının egemenlik altına alınmasından militarizmi sorumlu tutmaktadır. Kaynaklar için kentler arası mücadele, kronik savaşlar, politik merkezileşme ve sonucunda klan yapısında çözülme ile birlikte kadın doğurganlığının denetim altına alınmasından söz edilmekte, savaş araçlarının sınıflı toplumların ve köleliğin öncülü olduğu belirtilmektedir. Yazının ortaya çıkışı ile birlikte kayıt tutma yetkisini elinde tutan rahipler ve askerler ayrıcalıklı sınıfları oluşturmuş, kadınların yazı yazma yetkisi söz konusu olmamıştır. Mirasın babadan oğula geçişi ile ataerkil aile kurumsallaşmış, kadın cinselliğinin denetimi yasalar ile garanti altına alınmış, kadının cinsel saflığı/bekaret bir ekonomik değere dönüşmüştür. Kadın bedeni ticaretinin ortaya çıkışı ve saygın kadın/bedenini satan kadın ayrımı ile kadının mal olarak kabul edilmesi yerleşmiştir. Hammurabi yasalarında borca karşılık kadının rehin verilmesi, borç köleliği tanımlanmış, tecavüz mülkiyet hakkına saldırı olarak kabul edilmiş, Asurlular döneminde bakire için ödeme ve başlık parası kavramı ortaya çıkmıştır. Başlık parası Asurlular’dan beri ülkemizin ciddi sorunlarından biri olmayı sürdürmekte, ‘namus cinayeti’ olarak tanımlanan ve namus adına işlendiği iddia edilen cinayetlerin altında yatan nedenlerden biri olarak da, kadına yönelik şiddetin en ciddi sonuçları arasında yer almaktadır.

Şiddet kavramı toplumda fiziki güç kullanarak uygulanan şiddet olarak algılanıyor. Oysa uzmanlar şiddetin birçok çeşidinin olduğunu belirterek, psikolojik şiddetin yıkıcı etkilerine dikkat çekiyor. Sizce şiddet nasıl tanımlanmalı?

Şiddet; Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı olarak bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir başkasına uygulanması ve sonucunda kişide yaralanma, ölüm veya psikolojik zarara yol açması veya açma olasılığı bulunması durumu olarak tanımlanmaktadır. Yaygınlığı ile önemli bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkan “bedene zor uygulama”, “bedensel zedelenme”ye neden olma ve “rahatça gelişmesini ya da tamamlanmasını engellemek üzere bazı doğal süreçlere, alışkanlıklara vb. yersiz kısıtlamalar getirme” tanımları, şiddetin tıp uygulaması içinde gözlenebilir ve ölçülebilir özellikleri olarak ortaya çıkmaktadır.

Şiddet bir bütün olarak, toplumda varolan mülkiyet ilişkilerinin meşruiyet aracıdır. Aile içinde, kadının mülk olma durumunu pekiştirmek ve meşrulaştırmak amacıyla, tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır. Birleşmiş Milletler son yıllarda, şiddet üzerine yaptığı araştırmalar ve şiddeti bir hastalık olarak kabul edip, ortaya çıkan sağlık sorunlarına dikkat çektiği çalışmalar ile şiddetin önlenmesi için önemli bir çaba harcamaktadır. Şiddetin genel oranının yüzde 16, 5-44 yaş arasında ise yüzde 40 olduğu, şiddet eylemlerinin 1/10’unun bireyler arası şiddet olup, az gelişmiş ülkelerde şiddete bağlı ölümler içinde bireylerarası şiddetin ilk sırada yer aldığı bildirilmektedir.

Şiddetin 2020 yılında 3. en sık görülen ölüm ve sakatlık nedeni olacağının öngörüldüğü ifade edilmekte, kadın intiharlarının yüzde 30, cinayetlerinin ise yüzde 60’ından fazlasının aileiçi şiddet nedenli olduğu ve tüm kadınların yüzde 20-50’sinin eşin fiziksel istismarına uğradığı bildirilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2002 yılında yayınladığı raporunda; şiddetle en yaygın olarak evde karşılaşıldığı ve kadına yönelik olduğu bildirilmektedir. Yapılmış çalışmalarda gözlenen bu oranlar, sorunun ciddiyetini gözler önüne sermektedir. Birleşmiş Milletler bu verilerden yola çıkarak, kadına yönelik şiddetin bir başlık olarak ele alınması için çaba göstermiş ve oluşturulan çalışma grupları ile bölgelerde sorunu tüm boyutları ile ortaya koyacak araştırmaları yaygınlaştırmıştır. Özellikle 2000’li yıllarda başlattığı araştırmalar ve kadın gruplarının etkin çalışmaları sonucunda son olarak “Kadına Yönelik Şiddetin Yok Edilmesi Bildirisini-CEDAW” yayınlamıştır. Bildiride kadına yönelik şiddetin tanımı “cinsiyete dayalı ve kadınlarda fiziksel, cinsel, psikolojik herhangi bir zarar ve üzüntü sonucunu doğuran veya bu sonucu doğurmaya yönelik özel yaşamda veya kamu yaşamında gerçekleşebilen her türlü davranış, tehdit, baskı veya özgürlüğün keyfi biçimde engellenmesidir” şeklinde yapılmıştır.

Şiddet gören kadınlarda ne tür problemler açığa çıkıyor?

Ortaya çıkan sağlık sorunları irdelendiğinde; şiddete maruz kalan kadınlarda; fiziksel ve ruhsal hastalıklarda artış olduğu, kadınların hastane başvurularında artış gözlendiği, kendi ve yakın çevresinin yaşam kalitesinin bozulduğu, üretkenliğinin azaldığı, depresyon, özsaygı yitimi, artmış alkol ve madde kullanımının ortaya çıktığı, intihar oranının 4-8 kat fazla olduğu ve yüksek intihar girişim oranları gözlendiği, çocuklarında istismarın daha yüksek olduğu, çocukların yüzde 85’inin şiddete çocukluk döneminde tanıklık ettiği ve potansiyel şiddet uygulayıcıları veya kurbanları olduğu gösterilmiştir. Şiddete uğrayan kadınların sağlık kuruluşlarına başvurularında şiddeti dile getirmemeleri, başvuru yakınmalarının yorgunluk, baş ağrıları, göğüs ağrıları, sindirim sistemi bozuklukları, nefes darlığı ve pelvik ağrılar gibi somatizasyon belirtileri olması ve şiddetle ilişkilendirilmesi düşünülmeyen bu yakınmalar ile sağlık kuruluşlarına başvurular, şiddetin sessiz kalmasına yol açmaktadır.

Kadın kurumları, hareketleri toplumsal cinsiyetçiliği aşma mücadeleleri yürütüyorlar. Mücadele yöntemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önemli kazanımlar elde ettiklerini düşünüyorum. Eril toplumsal kimliğin kolay terk edilemeyeceği, dolayısıyla zaman zaman bu mücadelelerinde eril referanslardan beslenebildikleri görülmekle birlikte, binlerce yıllık ataerkil sistemin mekanizmalarını bir anda bertaraf edemeyeceğimizi de görmek gerekir. Mülkiyet ilişkilerinin var olduğu bir toplumda, mücadelenin sınırlılıkları olması da kaçınılmazdır. Kadın bakış açısı, özünde, bugünkü toplumla, bu toplumdaki erkek egemen sistemle ve değer yargılarıyla uyuşmazlık içindedir ve bunların değişmesini istemek durumundadır; bu nedenle de kendi içinde bugünkü yapılar açısından dönüştürücü bir nitelik taşımaktadır. Kadın hareketi açısından, bu dünya gerçeklerinin içinde boğulmak ve kendi sorunlarını ertelemek gibi bir kaygı duymamak mümkün değildir. Kadının bugüne dek dünyanın çeşitli sorunları adına bir nefer gibi çalıştığı ve başka kazanımlar adına kendini ihmal ettiğinin düşünülmesini gerektiren birçok deneyim bulunmaktadır.

Kadın özgürlük mücadelelerinde cinsiyetçiliğin başaktörü olan erkeklerden ziyade kadınların cins bilincine kavuşturulması önplanda. Kadınların kimliğini kazanması bu zihniyetin aşılması açısından yeterli midir?

Kadınların mücadelenin öznesi olmaları elbette bir zorunluluktur. Kadınlar cins bilincine sahip olmadan, haklarını tanımadan, mücadelenin yürütülebilmesi söz konusu değildir. Kadının özgürlük mücadelesi aynı zamanda mülkiyet ilişkilerinin varlığına yönelik bir mücadeledir. Ancak tüm dünyada ataerkil ideolojinin yerleşik kalıpları etkili olmakta, kadına yönelik şiddetin sürmesinde bu bakış açısı ile yaşamını sürdüren kadınların da, şiddetin yeniden üretilmesindeki katkısı çok önemli yer tutmaktadır. Kurbağa Prens, Kırmızı Başlıklı Kız, Uyuyan Güzel ve benzeri masallarla büyüyen kız çocukları, Simone de Beauvoir’ın da “kadın doğulmaz, kadın olunur” dediği gibi, aile içi şiddeti içselleştirmekte, namus adına işlendiği iddia edilen cinayetlerin ortağı olmaktadırlar. Kadın çalışmaları bu bakış açısının değiştirilmesi, kadın bakış açısının geliştirilmesi için önemli bir birikim olmaktadır. Kadın olmanın, biyolojik olduğu kadar toplumsal bir olgu olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Kadın duyarlılığının bir kadın bakış açısı yaratması ancak biyolojik ve toplumsal cinsiyetin farkındalığı içinde değerlendirme yapıldığında olanaklıdır. Ataerkil yaklaşımın ve sonucu olan şiddetin önlenmesinde kadın bilinci önemlidir. Bu bilinç söz konusu olmadığında, ataerkil mekanizmaların kadınlar tarafından benimsenmesinden söz edilebilir.

Kimlik ve hak mücadelesi veren, bilinçlenen kadınlar, toplumda hedef haline geliyor. Buradan hareketle kadın mücadelesinin toplumsallaşmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Önceki sorularınıza verdiğim yanıtlardan yola çıkacak olursak, cins mücadelesi, mülkiyet ilişkilerine karşı bir mücadele ise; ki öyle olduğunu düşünüyorum, toplum için, kapitalist ekonomik sistemin devamı için tehdit anlamına gelmektedir. Hedef gösterilmesi de kaçınılmazdır. Toplumsallaşmanın zorlu olacağı muhakkaktır. Özgürlük mücadelesinin özel mülkiyetin ve ailenin tartışılması ile birlikte yürütülmesi gerekmektedir. Feminist mücadelenin batıda ailenin ve özel mülkiyetin tartışıldığı dönemde hızlandığı ve yaygınlaştığı göz önüne alınırsa, bu ilişkinin kurulmasının önemi de ortaya çıkmaktadır.

Namus adı altında işlenen cinayetlerin engellenmesi için yöneticiler, siyasi partiler ve sivil toplum örgütlerine düşen görevler neler?

Ailenin yüceltildiği, devlet yapılanmasının temelini oluşturduğu bir sistemde bu soruyu yanıtlamak hiç kolay değil. Ancak geçici önlemlerden söz edilebilir. Sığınma evlerinin yaygınlaştırılması ve kadın istihdamının artması, pozitif ayrımcılık ile kadının çalışma alanlarının genişletilmesi ve ekonomik bağımsızlığının sağlanması bir ölçüde sürece müdahale edebilir. Namus adına işlendiği iddia edilen cinayetlerin yargı önüne çıkarılması ve ödünsüz cezalandırılması caydırıcılık açısından katkı sağlayabilir.

MERAL AKYOL

__________________
Hiç kimse, kollarında bir çocuk tutan anne kadar çekici ve bir kaç çocuk arasındaki bir anne kadar saygıdeğer değildir.
(GOETHE)
  Alıntı ile Cevapla
Yandaki üye(ler) bu mesajindan dolayi Lalezar üyemize tesekkür ettiler
Malik DOSTELi (10-01-2016)
Cevapla

Tags
kadın, mülkiyet, olarak, tanımlanıyor’

Konu Seçenekleri Bu Konuda Ara
Bu Konuda Ara:

Gelişmiş arama yap
Modları Göster

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:28 .
Telif Hakları vBulletin v3.8.4 © 2000-2021, ve
Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.

Modified by HAKANDOST

eXTReMe Tracker




Valid XHTML 1.0 Transitional


Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.1